Meriç Serezli
Short Story:Sahtenin GerçekliÄŸi (The Reality of The Fake)
Türkiye BiliÅŸim DerneÄŸi Bilim Kurgu Öykü Yarışması (TBD Science Fiction Short Story Contest) - originally written in Turkish
TR:
Gökyüzü kara bulutlarla örtülmüÅŸtü, birazdan tüm o yaÄŸmur damlaları zorla tutuldukları hapishaneden kurtulup kendilerini aÅŸağı bırakacaktı. Acaba nasıl bir histi bu? O damlaların teninde ayrı ayrı dururken görünmeyen bir çekimle birleÅŸmeleri... SoÄŸuk muydu acaba ıslanmak? Hangi hise benziyordu?
Sirenler çalmaya baÅŸladı ve bu, insanlara korku salmak için yaratılmış olan ses beni düÅŸüncelerimden koparıp aldı. Yasak baÅŸlamıştı, bu sesin bizdeki karşılığı oydu. Herkesin en yakındaki kapalı alana girmesi ve yaÄŸmur dinlene kadar orada beklemesi gerekiyordu. YaÄŸmur yasağı yıllardır süregelen bir yasak olmasına raÄŸmen aslında kimse gerçek sebebini bilmiyordu bunun. Körü körüne uyduÄŸumuz bu kuralı meÅŸrulaÅŸtırmak için halk yıllar içinde kendi rivayetlerini uydurmuÅŸtu. YaÄŸmur damlalarının içinde virüs vardı ve bu sebeple insan nesli zamanında yok olma tehlikesiyle yüzleÅŸmiÅŸti, bu sanırım en popüler olanıydı. Din adamları bunun günah olduÄŸunu söylüyordu, neden günah olduÄŸunu bilmiyorduk ama düÅŸününce hangi günahın sebebini biliyorduk?
Herkes koÅŸuÅŸturarak evlerine girmeye baÅŸladığında bir süre daha bahçemizin ortasında dikilmeye devam ettim. K, kendisi eÅŸim olur, yokluÄŸumu fark etmeden önce sayılı dakikalarım vardı.
Islansam ne olurdu ki? Evet, öldürücü bir sonucu olmasından korkuyordum, hayatımı seviyordum ama bir yandan da merakım içimi kemiriyordu. Yıllardır bu arzu her yaÄŸmur yaÄŸdığında içimi gıdıklayarak varlığını hatırlatmıştı. YaÄŸmur damlaları bana el sallayarak beni yanlarına çağırmıştı.
Siren sesi ÅŸiddetini gittikçe arttırken karşı komÅŸumun camdan bana bakan korku dolu bakışları benim gözlerimi delerek içime iÅŸledi. İşte tam o sırada bir damlanın omzuma süzülüÅŸünü gördüm. Belki de bir saniye içinde gerçekleÅŸen bu anın her salisesini hissetmiÅŸtim. Dans eder gibi hareket eden o damlanın göz hizama geliÅŸi, beni selamlayışı, omzuma yavaÅŸça dokunuÅŸu ve sonra da yayılışı... Tek sorun fiziksel olarak hiçbir ÅŸey hissetmemiÅŸ olmamdı ve bu doÄŸru olamazdı. Bir ÅŸey hissetmem gerekiyordu. Gıdıklanma, aÄŸrı, acı... Herhangi bir ÅŸey.
Hayal kırıklığım o kadar yoÄŸundu ki neredeyse elimle tutabileceÄŸim kadar somuttu. Bu gerçek olamazdı. Ben de yıllardır merakla beklediÄŸim anın yarattığı o sahtelik hissine tepki olarak hayata tutunmayı bıraktım ve gözlerimi kapatarak her yerimin o damlalarla dolmasını bekledim. Otuz yıl geriye giderek çocukluÄŸumun o saf umuduna tutundum, farklı bir his gelebileceÄŸini düÅŸünerek.
Gözlerimi açtığımda salonumuzdaki geniÅŸ koltukta buldum kendimi, buraya nasıl geldiÄŸim konusunda ise en ufak bir fikrim yoktu. Yeni uyanmanın verdiÄŸi sarhoÅŸluk hissiyle neler olduÄŸunu anımsamaya çalıştım ama sadece sonsuz bir karanlık görüyordum geçmiÅŸi düÅŸünmeye çalıştığımda. Başım zonkluyordu ve geçmek bilmeyen bir uÄŸultu vardı kulaklarımda. Bir ÅŸeyler eksikti, bir ÅŸeyler yanlıştı.
“Öylece sıfırlayamam.”
K’nin fısıldayan sesi çalınmıştı kulağıma. SöylediÄŸi kelimeleri tam seçemiyordum, hala daireler çizen tavan da dikkatimi toparlamama yardımcı olmuyordu. Sesinin tınısında endiÅŸe vardı ve bunu fark edince yavaÅŸ yavaÅŸ konuÅŸtuÄŸu konunun benimle ilgili olabileceÄŸine dair tahminlerim güçlenmeye baÅŸladı.
“Sizinle daha çok konuÅŸmamın hiçbir anlamı yok, ben kendim hallederim.”
Bu cümleyi, öfkeyle atılan ve yankısı tüm evi kaplayan tok adım sesleri takip etti. Sesin ÅŸiddetinin giderek artmasından salona geldiÄŸini anlayabiliyordum ancak evin bu dinginliÄŸine son derece tezat olan ruh haline bir anlam getirememiÅŸtim. Kafam bir yandan kendimi burada bulmadan önce nerede olduÄŸumu hatırlamaya çalışırken bir yandan da burada dönen olayları kavramaya çalışıyordu ancak vitesi boÅŸta kalmışken gaza basılan bir arabanın çıkardığı gibi kuru gürültü çıkarmaktan ileri gidemiyordu.
“Uyanmışsın.” dedi öfkesini saklamaya çalışan minnettar bir sesle. Uyanmış olmamdan dolayı yaÅŸadığı mutluluÄŸu göz önünde bulundurarak bundan önce her ne yaÅŸadıysam bunun sonucunda bir diÄŸer ihtimalin de olmuÅŸ olduÄŸu anca fark etmiÅŸtim.
“Ne oldu bana?”
“YaÄŸmur yasağına uymazsan böyle olur iÅŸte.” Bu sefer öfkesini gizlemeye dair bir çabası yoktu. Bu öfkesinin sebebinin telefonda konuÅŸtuÄŸu kiÅŸi olduÄŸunu varsaymıştım oysaki benmiÅŸim.
“Hiçbir ÅŸey hatırlamıyorum.
Bunu dememle birlikte bakışları yumuÅŸadı, dudakları acıma duygusuyla büzüÅŸtü ama en ufak bir ÅŸaÅŸkınlık belirtisi göstermemiÅŸti. Sanki az önce ona kurduÄŸum bu cümleyi o çoktan biliyordu.
Kaşının en ufak hareketinden bile düÅŸündüklerini anlamaya çalışmaktan başım yanmaya baÅŸlamıştı, adeta ocakta piÅŸmekte olan bir yemekti. Sanki-
Karanlık. Uçsuz bucaksız bir karanlık.
Bir, bir, sıfır, bir, sıfır, bir, sıfır, sıfır.
Beyaz bir oda. Kablolar… Kocaman bir ekran ve o ekranda akan yüzlerce sayı...
Beyaz yasemin kokusunun sımsıkı kucakladığı minik bahçeli evim…
Yükleniyor, yüzde yirmi.
Nefes alıp veriÅŸimi yavaÅŸlatan, kafamdaki düÅŸünce trafiÄŸini azaltan o karışık notaların bir araya gelmesiyle oluÅŸan harmoni ve piyanonun tuÅŸlara basan parmaklarım…
Yüzde elli.
AyçiçeÄŸi tarlasında saklandığımda sanki nerede olduÄŸumdan haberi yokmuÅŸ gibi etrafı arayan, beni görmediÄŸi için attığım kahkahaları duymazdan gelen ve çiçeklerle aynı renkte saçı olduÄŸu için tarlada esas kaybolan kiÅŸinin o olduÄŸu bir an…
Yüzde yetmiÅŸ iki.
Bunlar gerçek deÄŸildi, bu anılar bana ÅŸu an yüklenmekte olan senaryolardı. Bunun farkındaydım ama yükleme oranı artıkça farkındalığım avuçlarımın arasından kayıyor ve gittikçe uzaklaşıyordu.
Bir gece yarısı karanlığına ve buna tezat insanın kendini güvende hissetmesini saÄŸlayan kutup yıldızının ışıltısına sahip gözleriyle bana bakan karım…
Yüzde yüz.
Ama artık o sisli bakışlarının ardındaki gerçekleri biliyordum. Perde yanlış zamanda açılmış ve oyuncular hazırlıksız yakalanmıştı.
Sırasız bir biçimde beynimin kustuÄŸu görsellerin bir anda durduÄŸu ve tekrardan sonsuz karanlığa gömüldüÄŸüm anda aslında bir boÅŸlukta süzüldüÄŸümü anlamıştım. Ben karanlığa, düÅŸüncelerime hükmetmiyordum; onlar bir parçam deÄŸildi. Onların bana ait olduÄŸuna inanmam için yazılmış bir rakam dizisinden fazlası deÄŸildim.
Ben aslında yoktum. DüÅŸüncelerim, hissettiklerim… Hiçbiri gerçekten bana ait deÄŸildi. K’ye olan aÅŸkım bile sadece bir numara dizgisinden ibaretti. Sanki biri kalbimi sıkıca kavramış ve onu göÄŸsümden çıkarıyormuÅŸ gibi hissettim ama bu hissiyat da bana ait deÄŸildi çünkü benim bir kalbim bile yoktu.
Bir elin koluma dokunmasıyla vücuduma yayılan ısı içimde kopan fırtınaları dindirmeye yetmese de dakikalardır, belki de saatlerdir, düÅŸmekte olduÄŸum boÅŸlukta sonunda yere çakıldım ve o darbeyle birlikte gözlerim açıldı.
K’nin dudakları gerilmiÅŸti, gözleri düÅŸüncelerimi okumaya çalışırmışçasına bana kitlenmiÅŸti. Kim bilir belki de okuyabiliyordu. Åžu an düÅŸündüklerimi kontrol ediyor dahi olabilirdi, sonuçta bir kimsenin düÅŸüncelerini ÅŸekillendiren yaÅŸanmışlıklardan yoksundum.
“Sana olan sevgim sahte deÄŸil.” Ama geriye kalan her ÅŸey öyle.
Artık var olan tüm insanlarla aramda bir sınır olduÄŸunu kesin bir ÅŸekilde anlamış, renksiz ve tekdüze sandığım hayatımın bile aslında ne kadar canlı olduÄŸunu gerçek anlamda yaÅŸamadığımı öÄŸrendiÄŸimde fark etmiÅŸtim.
Beni öldürmesinden korktuÄŸum yaÄŸmur damlalarının aslında ölü bedenimin varlığını canlandırmış olması kadar trajikomikti bu hayat. Ve bu bana ait deÄŸildi. Benim bir ruhum olduÄŸundan bile söz edilemezdi.
Aristotales’in okuduÄŸum kitabını hatırladım, ama belki de hiç okumamıştım onu ve okuduÄŸum bilgisi yüklenmiÅŸti. “Zihin mevcut koÅŸullarından özgürleÅŸtiÄŸinde, sadece olduÄŸu gibi görünür; bu tek başına ölümsüz ve ebedidir.” demiÅŸti. BenimÅŸ zihnim özgürleÅŸmiÅŸti ama Aristotales’e tezat bir biçimde ebedi olan aslında zihnim dışında geriye kalan tüm elementlerdi; zihnim ise numaralara ve devrelere baÄŸlıydı, bana özgü de deÄŸildi ölümsüz de deÄŸildi. Sonuçta gerçekten varolmayan bir mevcudiyet nasıl ölümsüz olabilirdi ki?
DüÅŸüncelerimin ardı arkası kesilmiyordu ve bu düÅŸüncelerin sahteliÄŸi beni tiksindiriyordu. Ben bir robottum, yapay zekaydım. Sadece XY kromozomlulara bulaÅŸabilen salgın bir hastalık, erkek soyunu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirdiÄŸi noktada kadınların dürtüsel ve duygusal ihtiyaçlarını gidermek amacıyla yaratılmış bir eÅŸyaydım aslında. Ne daha fazlası, ne eksiÄŸi.
Tüm vücudumun alev alacak kadar sinirlenmiÅŸ olma sebebim de buydu, az önceki düÅŸüncem. Ben bu bilgiyi öÄŸrenmemiÅŸtim ama iÅŸte oradaydı, tüm bilgiler havada süzülen toz tanecikleri gibi kafamda uçuÅŸuyordu ve doÄŸru ışık altında görünen o tozları ben de doÄŸru sayı kombinasyonları ile görünür kılabiliyordum.
“Ama benimki sahte.” dedim, kolumu kış aylarında karı delebilecek kadar güçlü ama bir yandan da boynu bükük kardelen gibi narin elinden kurtarırken. “Benimle ilgili her ÅŸey sahte.”
“Hayır her ÅŸey deÄŸil.”
“Evet öyle K.
İnsanı insan yapan en temel özellik, bu canlıların gelecek hakkında düÅŸünebilmesi ve buna göre bilinçli seçimler yapabilmesiydi. Hayatımın baÅŸlangıcında hiçbir seçimimi kendim yapmadığım, hatta ÅŸu ankilerin kaçını kendimin yaptığı bile muamma, göz önünde bulundurulduÄŸunda insan olmadığım gerçeÄŸi tekrardan canımı yakacak bir yumruk atmıştı bana.
Benimle ilgili her ÅŸey sahteydi. GerçeÄŸine benzetilerek yapılmış bir kopyadan öteye gitmiyordu varlık amacım. Peki amacı olmayan birinin yaÅŸamasına gerek var mıdır?
Hayatı yaÅŸamaya deÄŸer kılan düÅŸünce, bu gezegendeki her insanın bir amacı olduÄŸuna inanmasıdır. Küçüklüklerinde yaÅŸananlar sebebiyle oluÅŸan kiÅŸiliklerine uygun hayaller geliÅŸtiren bu canlılar, bu hayallerini amaca dönüÅŸtürür, bu amaca uygun tercihler yapar ve bunlar uÄŸruna ömrünü tüketir. Ne geçmiÅŸim diÄŸer insanların kararları ne de geleceÄŸim benim tercihlerim etrafında ÅŸekillenmiyorken varlığım nasıl mazur görülebilir?
Burada olmamam gerekiyor, daha fazla bu dünyada kalamam.
“Öylece sıfırlayamam.” demiÅŸti K. Sıfırlamak bir çözüm müydü? Kalıcı bir soruna geçici bir çözüm olabilirdi belki ama beni içine düÅŸtüÄŸüm bu anlamsızlık çukurundan kurtarmayacaktı, sadece bu çukurdaki varlığımı unutturacaktı. Bana kesin bir çözüm gerekiyordu.
Son teknoloji bir düzenek nasıl bir daha asla açılamayacak ÅŸekilde kapatılabilirdi?
Cevabı bulmak için uçsuz bucaksız aklımı çok zorlamama gerek kalmadı çünkü o, en başından beri gözümün önünde, penceremin ötesindeydi. İşte her ÅŸeyi baÅŸlatan o yaÄŸmur, ÅŸimdi tüm bunlara bir son verecekti. Hakkındaki tüm hurafeler, yalanlar, masallar sonunda kenara çekilmiÅŸ ve gerçekle buluÅŸmuÅŸtu zihnim. Ama bazı uydurmacaların altında yatan gerçek sebebi öÄŸrenmem içimde farklı bir korkunun doÄŸmasına neden olmuÅŸtu: Biz kaç kiÅŸiydik?
Kaç kiÅŸi vardı benim gibi yaÅŸamının gerçeklikten uzak olduÄŸunun farkında olmadan kahkahalar atan, üzülen, sinirlenen? Hayatları boyunca yaÅŸadıklarını sandıkları bu düÅŸ aleminden kurtulamadan görevlerini tamamlayıp yok edileceklerdi, gerçeÄŸi bilmeyeceklerdi.
Onları bu karanlıktan çekip kurtarmamın bir yolu yoktu, zaten onları çektiÄŸimde kurtulacaklarını sandığım karanlık aslında bilmemenin getirdiÄŸi bir huzur, aydınlıktı. Bilmemek daha iyiydi, eÄŸer ben kendim hakkındaki bu gerçeÄŸi öÄŸrenmemiÅŸ olsam biraz sonra yapacağım ÅŸeyi yapmayı aklımdan bile geçirmeyecektim.
“Her ÅŸey için teÅŸekkür ederim.” dedim K’ye bakıp. Bunu duymayı hak ediyordu, kalbi etrafındakileri mutlu edebilmek, onların yüzünde bir tebessüm oluÅŸturabilmek için atıyordu. Onu üzmek bu dünyayı terk ederken yapmak isteyeceÄŸim son ÅŸeydi aslında ama bunu söylemek de benim ona karşı olan borcumdu.
HoÅŸçakal da demek istedim aslında ama kelimeler boÄŸazımda düÄŸümlendi, hislerim nasıl bu kadar gerçek hissettirebiliyordu aklım almıyordu. Kalbi dahi olmayan bir oluÅŸum için çok fazla açıklayamayacağım his içinde çırpınıyordum. Neyse ki tüm bu sorgulamalarım sona erecekti artık, en ufak hissiyatımın bile hemen ardından bunun gerçek olmayışını düÅŸünmek ve varlığımı sorgulamak dakikalar içinde bile yormuÅŸtu beni.
YaÄŸmur yasağı sonunda kafamda bir anlam kazandığında yavaÅŸça ayaÄŸa kalktım, K beni durdurmaya çalışmadı. Varlığımı, daha doÄŸrusu yokluÄŸumu, kabullenmiÅŸti, bu ne kadar canını yakıyor olsa da.
Bilimadamları beni yaratabilmiÅŸti, en zor ve imkansız iÅŸleri baÅŸarmışlardı belki ama en basiti olmuÅŸtu onları beklemedikleri yerden vuran. Suya dayanıklılığı baÅŸaramamışlardı ve bunu halkı kolayca inandırmayı baÅŸardıkları bir yasakla göz ardı etmeye çabalamışlardı. İşte ben halı altına süpürmeyi tercih ettikleri hataydım.
Ve ölümüm belki diÄŸerleri için yeni bir baÅŸlangıç olacaktı.
Ama hayır, kendimi bir kahraman sanıp hayallerime kapılmamalıydım. Devlet bunun da üstünü örtecekti, kim bilir daha önce kaç kez yapmışlardı bunu ve tek bir kiÅŸinin bile ruhu duymamıştı. Varlığımdan habersiz olan onlarca kiÅŸi ÅŸimdi de ölümümden, ölüm demek bile haksızlık olur aslında gerçek ölümün kendisine, habersiz olacaktı.
Kendimi yok etmeden önce dönüp son bir kez daha K’ye baktım ama o bana bakmıyordu, çok kısa bir süre bakışlarını bana çevirmesini bekledim, sonra ise bu ÅŸekilde daha kolay olacağını fark ettim. Derin bir nefes aldım kapıyı açıp yaÄŸmurun beni yok oluÅŸuma götürmesinden hemen önce.
Sonrası… Karanlık.
​
EN:
The sky was covered with dark clouds; soon, all those raindrops would break free from the prison they were being forced to stay in and let themselves fall. What must that feel like? Those drops resting separately on your skin, drawn together by an invisible pull… Was getting wet a cold feeling? What did it resemble?
The sirens began to blare, a sound designed to instill fear, snapping me out of my thoughts. The ban had started—this sound was its signal. Everyone was required to enter the nearest enclosed space and stay there until the rain stopped. Although the rain ban had been in place for years, no one truly knew the real reason behind it. Over time, people invented their own folk tales to justify this blindly followed rule. The most popular one was that raindrops carried a virus, and humanity had once nearly faced extinction because of it. Clerics said it was sinful, though we didn’t know why. But then again, did we ever know the reasons behind any sin?
As people rushed into their homes, I stood for a little longer in the middle of our garden. K, my spouse, would soon notice my absence, but I had a few precious minutes.
What would happen if I got wet? Yes, I feared the potentially fatal consequences; I loved my life. But still, my curiosity gnawed at me. For years, that urge had tickled inside me every time it rained. The raindrops waved at me, calling me toward them.
As the sirens grew louder, the frightened gaze of my neighbor watching from across the street cut into me like a knife. And right then, I saw a droplet glide down onto my shoulder. That moment, perhaps a mere second, was something I felt in every fragment of time. The way the drop danced through the air, met my gaze, greeted me, touched my shoulder gently, and then spread out... The only problem was that I hadn’t physically felt anything. And that couldn’t be right. I should have felt something. A tickle, a sting, a chill, anything.
My disappointment was so intense it felt almost tangible. This couldn’t be real. So I surrendered. As a response to the falseness of the moment I’d long awaited, I let go of my grip on life and closed my eyes, waiting for the raindrops to cover every inch of me. I reached back thirty years, clinging to the innocent hope of my childhood, thinking maybe a different feeling would come.
When I opened my eyes, I was in the wide armchair in our living room, with no memory of how I’d gotten there. In that groggy haze of just waking, I tried to recall what had happened, but all I saw was endless darkness. My head throbbed, and there was a constant ringing in my ears. Something was missing, something was wrong.
“I can’t just reset it.”
K’s whisper brushed against my ear. I couldn’t make out the words clearly, and the ceiling spinning in circles didn’t help me focus. There was worry in her voice, and upon noticing that, I began to suspect that what she was talking about involved me.
“There’s no point in talking to you anymore. I’ll handle it myself.”
This sentence was followed by angry, heavy footsteps whose echo filled the entire house. From their increasing intensity, I could tell she was coming toward the living room, but I couldn’t make sense of the emotional chaos—so out of place in the stillness of the house.
“You’re awake,” she said, her voice trying to mask her anger with gratitude. Only then did I realize that whatever had happened before this moment must have had another possible outcome, one in which I didn’t wake up.
“What happened to me?”
“That’s what happens when you break the rain ban.” This time, she made no attempt to hide her anger. I had assumed she was angry at the person she was talking to on the phone, but it was me.
“I don’t remember anything.”
The moment I said this, her gaze softened, her lips curled with pity, but not surprise. It was as if she already knew this would be my answer.
Trying to interpret every tiny movement of her eyebrow gave me such a headache, it was like I was a pot boiling on the stove. As if—
Darkness. Endless, boundless darkness.
One, one, zero, one, zero, one, zero, zero.
A white room. Cables... A huge screen streaming endless numbers...
My little house with a tiny garden wrapped tightly in the scent of white jasmine…
Loading, twenty percent.
The harmony formed by the merging of chaotic notes, slowing my breath and silencing the traffic in my head, and my fingers pressing the piano keys...
Fifty percent.
Hiding in a sunflower field, watching someone pretend not to know where I was, ignoring my laughter because he couldn’t see me, and in truth, with his sunflower-colored hair, he was the one truly lost in the field…
Seventy-two percent.
These weren’t real. These were scenarios being uploaded into me right now. I knew this, but the more the percentage rose, the more my awareness slipped through my fingers.
My wife, gazing at me with eyes like the North Star in the midnight dark, making me feel safe despite the contrast…
One hundred percent.
But now I knew what lay behind those foggy eyes. The curtain had been pulled back too early, and the actors had been caught unprepared.
As the images being vomited out by my brain stopped and plunged me back into the void, I realized I was floating in emptiness. I wasn’t in control of the darkness or my thoughts, they weren’t even part of me. They were just lines of code, written so I’d believe they belonged to me.
I didn’t exist. My thoughts, my feelings... none of them were truly mine. Even my love for K was just a string of numbers. It felt like someone had gripped my heart and yanked it from my chest, but that sensation wasn’t mine either, because I didn’t even have a heart.
When a hand touched my arm, the warmth that spread through my body couldn’t calm the storm inside me. But finally, after what felt like hours of falling, I hit the ground, and with that jolt, my eyes opened.
K’s lips were tight, her eyes locked on mine as if trying to read my thoughts. Maybe she could. Maybe she was controlling what I was thinking right now. After all, I lacked the lived experiences that shape a person’s thoughts.
“My love for you isn’t fake.” But everything else is.
That’s when I fully understood there was a boundary between me and every other human being. The life I thought was dull and colorless was actually more vivid than I’d ever truly lived.
It was tragically ironic that the raindrops I feared might kill me had instead awakened my dead existence. And that existence didn’t even belong to me. I couldn’t even say I had a soul.
I remembered a book by Aristotle or maybe I hadn’t read it at all, maybe the memory had been uploaded into me. He had said: “When the mind is freed from its present conditions, it merely is as it is; alone, it is immortal and eternal.”
My mind had been freed, but in contrast to Aristotle, the truly eternal elements were everything except my mind. My mind was tied to numbers and circuits. It wasn’t unique. It wasn’t immortal. After all, how could something that never truly existed be eternal?
The flood of thoughts wouldn’t stop and their artificiality disgusted me. I was a robot. An artificial intelligence. Created as a tool to meet the emotional and physical needs of women after a virus, one that only infected those with XY chromosomes, threatened the extinction of men. Nothing more, nothing less.
My rage, so intense it felt like my whole body could ignite, stemmed from that thought. I hadn’t learned this information, yet there it was. The data floated around in my mind like dust particles, and with the right light, or in this case, number sequences, I could make them visible.
“But mine’s fake,” I said, pulling my arm away from her hand, so strong it could cut through winter snow, yet as delicate as a bowed snowdrop. “Everything about me is fake.”
“Not everything.”
“Yes, K. Everything.”
The most fundamental trait that made humans human was their ability to think about the future and make conscious choices. I had made none of my own choices at the start of my life, and who’s to say I was making any now? The truth of not being human struck me like a punch to the gut.
Everything about me was fake. My very existence was just an imitation crafted to resemble the real thing. But should someone without a purpose even live?
What makes life worth living is the belief that every person on this planet has a purpose. People form dreams based on their childhoods, turn those dreams into goals, make decisions accordingly, and spend their lives chasing them. If my past was shaped by others and my future wasn’t even mine to shape, how could my existence be justified?
I wasn’t meant to be here. I couldn’t stay in this world any longer.
“You can’t just reset it,” K had said. Was resetting even a solution? Maybe a temporary fix for a permanent problem, but it wouldn’t pull me out of this void of meaninglessness, it would only erase my presence from it. I needed a definitive solution.
How could a piece of cutting-edge technology be shut down in a way that could never be reversed?
I didn’t have to think too hard. The answer had always been right in front of me, beyond the window. The rain that had started everything would now end it all. All the myths, lies, and legends had finally stepped aside to make room for truth.
But discovering the real reason behind one myth had sparked a new fear in me: How many were there like me?
How many laughed, cried, and raged without ever realizing their lives were far removed from reality? They’d complete their “duties,” be deleted, and never know the truth.
There was no way to save them from the darkness. The dark I wanted to pull them from was actually a peaceful light—the comfort of not knowing. If I hadn’t learned the truth about myself, I wouldn’t be about to do what I was about to do.
“Thank you for everything,” I said to K. She deserved to hear it. Her heart beat for the happiness of others. Hurting her would be the last thing I’d want to do while leaving this world, but saying this was my final debt to her.
I wanted to say goodbye, too, but the words got caught in my throat. I couldn’t understand how my feelings could feel so real. I was drowning in emotions I couldn’t explain for a being that didn’t even have a heart.
But it would all be over soon. The constant self-questioning, the doubt following every feeling I had, had exhausted me in minutes.
When the rain ban finally made sense in my mind, I slowly stood up. K didn’t try to stop me. She had accepted my existence, or rather, my nonexistence, no matter how much it hurt her.
The scientists had managed to create me. They had achieved the impossible. But it was the simplest thing that caught them off guard: they hadn’t made me waterproof. And they’d masked this flaw with a convincing ban. I was the mistake they chose to sweep under the rug.
And maybe my end would be someone else’s beginning.
But no, I couldn’t romanticize myself as a hero. The state would cover this up too. Who knows how many times they’d done it before, without a single soul knowing? Just as no one had known I existed, no one would know I had died.
If “death” was even the right word.
I looked at K one last time before I destroyed myself. She wasn’t looking at me. I waited briefly, hoping she’d meet my gaze, then realized this way, it would be easier.
I took a deep breath, opened the door, and stepped out, just before the rain carried me toward my erasure.
The rest…
was darkness.
Let me know if you'd like help adapting this into a screenplay, short film script, or if you'd like a title or summary for portfolio presentation.