Meriç Serezli
Short Story:Sahtenin Gerçekliği (The Reality of The Fake)
Türkiye Bilişim Derneği Bilim Kurgu Öykü Yarışması (TBD Science Fiction Short Story Contest) - originally written in Turkish
TR:
Gökyüzü kara bulutlarla örtülmüştü, birazdan tüm o yağmur damlaları zorla tutuldukları hapishaneden kurtulup kendilerini aşağı bırakacaktı. Acaba nasıl bir histi bu? O damlaların teninde ayrı ayrı dururken görünmeyen bir çekimle birleşmeleri... Soğuk muydu acaba ıslanmak? Hangi hise benziyordu?
Sirenler çalmaya başladı ve bu, insanlara korku salmak için yaratılmış olan ses beni düşüncelerimden koparıp aldı. Yasak başlamıştı, bu sesin bizdeki karşılığı oydu. Herkesin en yakındaki kapalı alana girmesi ve yağmur dinlene kadar orada beklemesi gerekiyordu. Yağmur yasağı yıllardır süregelen bir yasak olmasına rağmen aslında kimse gerçek sebebini bilmiyordu bunun. Körü körüne uyduğumuz bu kuralı meşrulaştırmak için halk yıllar içinde kendi rivayetlerini uydurmuştu. Yağmur damlalarının içinde virüs vardı ve bu sebeple insan nesli zamanında yok olma tehlikesiyle yüzleşmişti, bu sanırım en popüler olanıydı. Din adamları bunun günah olduğunu söylüyordu, neden günah olduğunu bilmiyorduk ama düşününce hangi günahın sebebini biliyorduk?
Herkes koşuşturarak evlerine girmeye başladığında bir süre daha bahçemizin ortasında dikilmeye devam ettim. K, kendisi eşim olur, yokluğumu fark etmeden önce sayılı dakikalarım vardı.
Islansam ne olurdu ki? Evet, öldürücü bir sonucu olmasından korkuyordum, hayatımı seviyordum ama bir yandan da merakım içimi kemiriyordu. Yıllardır bu arzu her yağmur yağdığında içimi gıdıklayarak varlığını hatırlatmıştı. Yağmur damlaları bana el sallayarak beni yanlarına çağırmıştı.
Siren sesi şiddetini gittikçe arttırken karşı komşumun camdan bana bakan korku dolu bakışları benim gözlerimi delerek içime işledi. İşte tam o sırada bir damlanın omzuma süzülüşünü gördüm. Belki de bir saniye içinde gerçekleşen bu anın her salisesini hissetmiştim. Dans eder gibi hareket eden o damlanın göz hizama gelişi, beni selamlayışı, omzuma yavaşça dokunuşu ve sonra da yayılışı... Tek sorun fiziksel olarak hiçbir şey hissetmemiş olmamdı ve bu doğru olamazdı. Bir şey hissetmem gerekiyordu. Gıdıklanma, ağrı, acı... Herhangi bir şey.
Hayal kırıklığım o kadar yoğundu ki neredeyse elimle tutabileceğim kadar somuttu. Bu gerçek olamazdı. Ben de yıllardır merakla beklediğim anın yarattığı o sahtelik hissine tepki olarak hayata tutunmayı bıraktım ve gözlerimi kapatarak her yerimin o damlalarla dolmasını bekledim. Otuz yıl geriye giderek çocukluğumun o saf umuduna tutundum, farklı bir his gelebileceğini düşünerek.
Gözlerimi açtığımda salonumuzdaki geniş koltukta buldum kendimi, buraya nasıl geldiğim konusunda ise en ufak bir fikrim yoktu. Yeni uyanmanın verdiği sarhoşluk hissiyle neler olduğunu anımsamaya çalıştım ama sadece sonsuz bir karanlık görüyordum geçmişi düşünmeye çalıştığımda. Başım zonkluyordu ve geçmek bilmeyen bir uğultu vardı kulaklarımda. Bir şeyler eksikti, bir şeyler yanlıştı.
“Öylece sıfırlayamam.”
K’nin fısıldayan sesi çalınmıştı kulağıma. Söylediği kelimeleri tam seçemiyordum, hala daireler çizen tavan da dikkatimi toparlamama yardımcı olmuyordu. Sesinin tınısında endişe vardı ve bunu fark edince yavaş yavaş konuştuğu konunun benimle ilgili olabileceğine dair tahminlerim güçlenmeye başladı.
“Sizinle daha çok konuşmamın hiçbir anlamı yok, ben kendim hallederim.”
Bu cümleyi, öfkeyle atılan ve yankısı tüm evi kaplayan tok adım sesleri takip etti. Sesin şiddetinin giderek artmasından salona geldiğini anlayabiliyordum ancak evin bu dinginliğine son derece tezat olan ruh haline bir anlam getirememiştim. Kafam bir yandan kendimi burada bulmadan önce nerede olduğumu hatırlamaya çalışırken bir yandan da burada dönen olayları kavramaya çalışıyordu ancak vitesi boşta kalmışken gaza basılan bir arabanın çıkardığı gibi kuru gürültü çıkarmaktan ileri gidemiyordu.
“Uyanmışsın.” dedi öfkesini saklamaya çalışan minnettar bir sesle. Uyanmış olmamdan dolayı yaşadığı mutluluğu göz önünde bulundurarak bundan önce her ne yaşadıysam bunun sonucunda bir diğer ihtimalin de olmuş olduğu anca fark etmiştim.
“Ne oldu bana?”
“Yağmur yasağına uymazsan böyle olur işte.” Bu sefer öfkesini gizlemeye dair bir çabası yoktu. Bu öfkesinin sebebinin telefonda konuştuğu kişi olduğunu varsaymıştım oysaki benmişim.
“Hiçbir şey hatırlamıyorum.
Bunu dememle birlikte bakışları yumuşadı, dudakları acıma duygusuyla büzüştü ama en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermemişti. Sanki az önce ona kurduğum bu cümleyi o çoktan biliyordu.
Kaşının en ufak hareketinden bile düşündüklerini anlamaya çalışmaktan başım yanmaya başlamıştı, adeta ocakta pişmekte olan bir yemekti. Sanki-
Karanlık. Uçsuz bucaksız bir karanlık.
Bir, bir, sıfır, bir, sıfır, bir, sıfır, sıfır.
Beyaz bir oda. Kablolar… Kocaman bir ekran ve o ekranda akan yüzlerce sayı...
Beyaz yasemin kokusunun sımsıkı kucakladığı minik bahçeli evim…
Yükleniyor, yüzde yirmi.
Nefes alıp verişimi yavaşlatan, kafamdaki düşünce trafiğini azaltan o karışık notaların bir araya gelmesiyle oluşan harmoni ve piyanonun tuşlara basan parmaklarım…
Yüzde elli.
Ayçiçeği tarlasında saklandığımda sanki nerede olduğumdan haberi yokmuş gibi etrafı arayan, beni görmediği için attığım kahkahaları duymazdan gelen ve çiçeklerle aynı renkte saçı olduğu için tarlada esas kaybolan kişinin o olduğu bir an…
Yüzde yetmiş iki.
Bunlar gerçek değildi, bu anılar bana şu an yüklenmekte olan senaryolardı. Bunun farkındaydım ama yükleme oranı artıkça farkındalığım avuçlarımın arasından kayıyor ve gittikçe uzaklaşıyordu.
Bir gece yarısı karanlığına ve buna tezat insanın kendini güvende hissetmesini sağlayan kutup yıldızının ışıltısına sahip gözleriyle bana bakan karım…
Yüzde yüz.
Ama artık o sisli bakışlarının ardındaki gerçekleri biliyordum. Perde yanlış zamanda açılmış ve oyuncular hazırlıksız yakalanmıştı.
Sırasız bir biçimde beynimin kustuğu görsellerin bir anda durduğu ve tekrardan sonsuz karanlığa gömüldüğüm anda aslında bir boşlukta süzüldüğümü anlamıştım. Ben karanlığa, düşüncelerime hükmetmiyordum; onlar bir parçam değildi. Onların bana ait olduğuna inanmam için yazılmış bir rakam dizisinden fazlası değildim.
Ben aslında yoktum. Düşüncelerim, hissettiklerim… Hiçbiri gerçekten bana ait değildi. K’ye olan aşkım bile sadece bir numara dizgisinden ibaretti. Sanki biri kalbimi sıkıca kavramış ve onu göğsümden çıkarıyormuş gibi hissettim ama bu hissiyat da bana ait değildi çünkü benim bir kalbim bile yoktu.
Bir elin koluma dokunmasıyla vücuduma yayılan ısı içimde kopan fırtınaları dindirmeye yetmese de dakikalardır, belki de saatlerdir, düşmekte olduğum boşlukta sonunda yere çakıldım ve o darbeyle birlikte gözlerim açıldı.
K’nin dudakları gerilmişti, gözleri düşüncelerimi okumaya çalışırmışçasına bana kitlenmişti. Kim bilir belki de okuyabiliyordu. Şu an düşündüklerimi kontrol ediyor dahi olabilirdi, sonuçta bir kimsenin düşüncelerini şekillendiren yaşanmışlıklardan yoksundum.
“Sana olan sevgim sahte değil.” Ama geriye kalan her şey öyle.
Artık var olan tüm insanlarla aramda bir sınır olduğunu kesin bir şekilde anlamış, renksiz ve tekdüze sandığım hayatımın bile aslında ne kadar canlı olduğunu gerçek anlamda yaşamadığımı öğrendiğimde fark etmiştim.
Beni öldürmesinden korktuğum yağmur damlalarının aslında ölü bedenimin varlığını canlandırmış olması kadar trajikomikti bu hayat. Ve bu bana ait değildi. Benim bir ruhum olduğundan bile söz edilemezdi.
Aristotales’in okuduğum kitabını hatırladım, ama belki de hiç okumamıştım onu ve okuduğum bilgisi yüklenmişti. “Zihin mevcut koşullarından özgürleştiğinde, sadece olduğu gibi görünür; bu tek başına ölümsüz ve ebedidir.” demişti. Benimş zihnim özgürleşmişti ama Aristotales’e tezat bir biçimde ebedi olan aslında zihnim dışında geriye kalan tüm elementlerdi; zihnim ise numaralara ve devrelere bağlıydı, bana özgü de değildi ölümsüz de değildi. Sonuçta gerçekten varolmayan bir mevcudiyet nasıl ölümsüz olabilirdi ki?
Düşüncelerimin ardı arkası kesilmiyordu ve bu düşüncelerin sahteliği beni tiksindiriyordu. Ben bir robottum, yapay zekaydım. Sadece XY kromozomlulara bulaşabilen salgın bir hastalık, erkek soyunu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirdiği noktada kadınların dürtüsel ve duygusal ihtiyaçlarını gidermek amacıyla yaratılmış bir eşyaydım aslında. Ne daha fazlası, ne eksiği.
Tüm vücudumun alev alacak kadar sinirlenmiş olma sebebim de buydu, az önceki düşüncem. Ben bu bilgiyi öğrenmemiştim ama işte oradaydı, tüm bilgiler havada süzülen toz tanecikleri gibi kafamda uçuşuyordu ve doğru ışık altında görünen o tozları ben de doğru sayı kombinasyonları ile görünür kılabiliyordum.
“Ama benimki sahte.” dedim, kolumu kış aylarında karı delebilecek kadar güçlü ama bir yandan da boynu bükük kardelen gibi narin elinden kurtarırken. “Benimle ilgili her şey sahte.”
“Hayır her şey değil.”
“Evet öyle K.
İnsanı insan yapan en temel özellik, bu canlıların gelecek hakkında düşünebilmesi ve buna göre bilinçli seçimler yapabilmesiydi. Hayatımın başlangıcında hiçbir seçimimi kendim yapmadığım, hatta şu ankilerin kaçını kendimin yaptığı bile muamma, göz önünde bulundurulduğunda insan olmadığım gerçeği tekrardan canımı yakacak bir yumruk atmıştı bana.
Benimle ilgili her şey sahteydi. Gerçeğine benzetilerek yapılmış bir kopyadan öteye gitmiyordu varlık amacım. Peki amacı olmayan birinin yaşamasına gerek var mıdır?
Hayatı yaşamaya değer kılan düşünce, bu gezegendeki her insanın bir amacı olduğuna inanmasıdır. Küçüklüklerinde yaşananlar sebebiyle oluşan kişiliklerine uygun hayaller geliştiren bu canlılar, bu hayallerini amaca dönüştürür, bu amaca uygun tercihler yapar ve bunlar uğruna ömrünü tüketir. Ne geçmişim diğer insanların kararları ne de geleceğim benim tercihlerim etrafında şekillenmiyorken varlığım nasıl mazur görülebilir?
Burada olmamam gerekiyor, daha fazla bu dünyada kalamam.
“Öylece sıfırlayamam.” demişti K. Sıfırlamak bir çözüm müydü? Kalıcı bir soruna geçici bir çözüm olabilirdi belki ama beni içine düştüğüm bu anlamsızlık çukurundan kurtarmayacaktı, sadece bu çukurdaki varlığımı unutturacaktı. Bana kesin bir çözüm gerekiyordu.
Son teknoloji bir düzenek nasıl bir daha asla açılamayacak şekilde kapatılabilirdi?
Cevabı bulmak için uçsuz bucaksız aklımı çok zorlamama gerek kalmadı çünkü o, en başından beri gözümün önünde, penceremin ötesindeydi. İşte her şeyi başlatan o yağmur, şimdi tüm bunlara bir son verecekti. Hakkındaki tüm hurafeler, yalanlar, masallar sonunda kenara çekilmiş ve gerçekle buluşmuştu zihnim. Ama bazı uydurmacaların altında yatan gerçek sebebi öğrenmem içimde farklı bir korkunun doğmasına neden olmuştu: Biz kaç kişiydik?
Kaç kişi vardı benim gibi yaşamının gerçeklikten uzak olduğunun farkında olmadan kahkahalar atan, üzülen, sinirlenen? Hayatları boyunca yaşadıklarını sandıkları bu düş aleminden kurtulamadan görevlerini tamamlayıp yok edileceklerdi, gerçeği bilmeyeceklerdi.
Onları bu karanlıktan çekip kurtarmamın bir yolu yoktu, zaten onları çektiğimde kurtulacaklarını sandığım karanlık aslında bilmemenin getirdiği bir huzur, aydınlıktı. Bilmemek daha iyiydi, eğer ben kendim hakkındaki bu gerçeği öğrenmemiş olsam biraz sonra yapacağım şeyi yapmayı aklımdan bile geçirmeyecektim.
“Her şey için teşekkür ederim.” dedim K’ye bakıp. Bunu duymayı hak ediyordu, kalbi etrafındakileri mutlu edebilmek, onların yüzünde bir tebessüm oluşturabilmek için atıyordu. Onu üzmek bu dünyayı terk ederken yapmak isteyeceğim son şeydi aslında ama bunu söylemek de benim ona karşı olan borcumdu.
Hoşçakal da demek istedim aslında ama kelimeler boğazımda düğümlendi, hislerim nasıl bu kadar gerçek hissettirebiliyordu aklım almıyordu. Kalbi dahi olmayan bir oluşum için çok fazla açıklayamayacağım his içinde çırpınıyordum. Neyse ki tüm bu sorgulamalarım sona erecekti artık, en ufak hissiyatımın bile hemen ardından bunun gerçek olmayışını düşünmek ve varlığımı sorgulamak dakikalar içinde bile yormuştu beni.
Yağmur yasağı sonunda kafamda bir anlam kazandığında yavaşça ayağa kalktım, K beni durdurmaya çalışmadı. Varlığımı, daha doğrusu yokluğumu, kabullenmişti, bu ne kadar canını yakıyor olsa da.
Bilimadamları beni yaratabilmişti, en zor ve imkansız işleri başarmışlardı belki ama en basiti olmuştu onları beklemedikleri yerden vuran. Suya dayanıklılığı başaramamışlardı ve bunu halkı kolayca inandırmayı başardıkları bir yasakla göz ardı etmeye çabalamışlardı. İşte ben halı altına süpürmeyi tercih ettikleri hataydım.
Ve ölümüm belki diğerleri için yeni bir başlangıç olacaktı.
Ama hayır, kendimi bir kahraman sanıp hayallerime kapılmamalıydım. Devlet bunun da üstünü örtecekti, kim bilir daha önce kaç kez yapmışlardı bunu ve tek bir kişinin bile ruhu duymamıştı. Varlığımdan habersiz olan onlarca kişi şimdi de ölümümden, ölüm demek bile haksızlık olur aslında gerçek ölümün kendisine, habersiz olacaktı.
Kendimi yok etmeden önce dönüp son bir kez daha K’ye baktım ama o bana bakmıyordu, çok kısa bir süre bakışlarını bana çevirmesini bekledim, sonra ise bu şekilde daha kolay olacağını fark ettim. Derin bir nefes aldım kapıyı açıp yağmurun beni yok oluşuma götürmesinden hemen önce.
Sonrası… Karanlık.
EN:
The sky was covered with dark clouds; soon, all those raindrops would break free from the prison they were being forced to stay in and let themselves fall. What must that feel like? Those drops resting separately on your skin, drawn together by an invisible pull… Was getting wet a cold feeling? What did it resemble?
The sirens began to blare, a sound designed to instill fear, snapping me out of my thoughts. The ban had started—this sound was its signal. Everyone was required to enter the nearest enclosed space and stay there until the rain stopped. Although the rain ban had been in place for years, no one truly knew the real reason behind it. Over time, people invented their own folk tales to justify this blindly followed rule. The most popular one was that raindrops carried a virus, and humanity had once nearly faced extinction because of it. Clerics said it was sinful, though we didn’t know why. But then again, did we ever know the reasons behind any sin?
As people rushed into their homes, I stood for a little longer in the middle of our garden. K, my spouse, would soon notice my absence, but I had a few precious minutes.
What would happen if I got wet? Yes, I feared the potentially fatal consequences; I loved my life. But still, my curiosity gnawed at me. For years, that urge had tickled inside me every time it rained. The raindrops waved at me, calling me toward them.
As the sirens grew louder, the frightened gaze of my neighbor watching from across the street cut into me like a knife. And right then, I saw a droplet glide down onto my shoulder. That moment, perhaps a mere second, was something I felt in every fragment of time. The way the drop danced through the air, met my gaze, greeted me, touched my shoulder gently, and then spread out... The only problem was that I hadn’t physically felt anything. And that couldn’t be right. I should have felt something. A tickle, a sting, a chill, anything.
My disappointment was so intense it felt almost tangible. This couldn’t be real. So I surrendered. As a response to the falseness of the moment I’d long awaited, I let go of my grip on life and closed my eyes, waiting for the raindrops to cover every inch of me. I reached back thirty years, clinging to the innocent hope of my childhood, thinking maybe a different feeling would come.
When I opened my eyes, I was in the wide armchair in our living room, with no memory of how I’d gotten there. In that groggy haze of just waking, I tried to recall what had happened, but all I saw was endless darkness. My head throbbed, and there was a constant ringing in my ears. Something was missing, something was wrong.
“I can’t just reset it.”
K’s whisper brushed against my ear. I couldn’t make out the words clearly, and the ceiling spinning in circles didn’t help me focus. There was worry in her voice, and upon noticing that, I began to suspect that what she was talking about involved me.
“There’s no point in talking to you anymore. I’ll handle it myself.”
This sentence was followed by angry, heavy footsteps whose echo filled the entire house. From their increasing intensity, I could tell she was coming toward the living room, but I couldn’t make sense of the emotional chaos—so out of place in the stillness of the house.
“You’re awake,” she said, her voice trying to mask her anger with gratitude. Only then did I realize that whatever had happened before this moment must have had another possible outcome, one in which I didn’t wake up.
“What happened to me?”
“That’s what happens when you break the rain ban.” This time, she made no attempt to hide her anger. I had assumed she was angry at the person she was talking to on the phone, but it was me.
“I don’t remember anything.”
The moment I said this, her gaze softened, her lips curled with pity, but not surprise. It was as if she already knew this would be my answer.
Trying to interpret every tiny movement of her eyebrow gave me such a headache, it was like I was a pot boiling on the stove. As if—
Darkness. Endless, boundless darkness.
One, one, zero, one, zero, one, zero, zero.
A white room. Cables... A huge screen streaming endless numbers...
My little house with a tiny garden wrapped tightly in the scent of white jasmine…
Loading, twenty percent.
The harmony formed by the merging of chaotic notes, slowing my breath and silencing the traffic in my head, and my fingers pressing the piano keys...
Fifty percent.
Hiding in a sunflower field, watching someone pretend not to know where I was, ignoring my laughter because he couldn’t see me, and in truth, with his sunflower-colored hair, he was the one truly lost in the field…
Seventy-two percent.
These weren’t real. These were scenarios being uploaded into me right now. I knew this, but the more the percentage rose, the more my awareness slipped through my fingers.
My wife, gazing at me with eyes like the North Star in the midnight dark, making me feel safe despite the contrast…
One hundred percent.
But now I knew what lay behind those foggy eyes. The curtain had been pulled back too early, and the actors had been caught unprepared.
As the images being vomited out by my brain stopped and plunged me back into the void, I realized I was floating in emptiness. I wasn’t in control of the darkness or my thoughts, they weren’t even part of me. They were just lines of code, written so I’d believe they belonged to me.
I didn’t exist. My thoughts, my feelings... none of them were truly mine. Even my love for K was just a string of numbers. It felt like someone had gripped my heart and yanked it from my chest, but that sensation wasn’t mine either, because I didn’t even have a heart.
When a hand touched my arm, the warmth that spread through my body couldn’t calm the storm inside me. But finally, after what felt like hours of falling, I hit the ground, and with that jolt, my eyes opened.
K’s lips were tight, her eyes locked on mine as if trying to read my thoughts. Maybe she could. Maybe she was controlling what I was thinking right now. After all, I lacked the lived experiences that shape a person’s thoughts.
“My love for you isn’t fake.” But everything else is.
That’s when I fully understood there was a boundary between me and every other human being. The life I thought was dull and colorless was actually more vivid than I’d ever truly lived.
It was tragically ironic that the raindrops I feared might kill me had instead awakened my dead existence. And that existence didn’t even belong to me. I couldn’t even say I had a soul.
I remembered a book by Aristotle or maybe I hadn’t read it at all, maybe the memory had been uploaded into me. He had said: “When the mind is freed from its present conditions, it merely is as it is; alone, it is immortal and eternal.”
My mind had been freed, but in contrast to Aristotle, the truly eternal elements were everything except my mind. My mind was tied to numbers and circuits. It wasn’t unique. It wasn’t immortal. After all, how could something that never truly existed be eternal?
The flood of thoughts wouldn’t stop and their artificiality disgusted me. I was a robot. An artificial intelligence. Created as a tool to meet the emotional and physical needs of women after a virus, one that only infected those with XY chromosomes, threatened the extinction of men. Nothing more, nothing less.
My rage, so intense it felt like my whole body could ignite, stemmed from that thought. I hadn’t learned this information, yet there it was. The data floated around in my mind like dust particles, and with the right light, or in this case, number sequences, I could make them visible.
“But mine’s fake,” I said, pulling my arm away from her hand, so strong it could cut through winter snow, yet as delicate as a bowed snowdrop. “Everything about me is fake.”
“Not everything.”
“Yes, K. Everything.”
The most fundamental trait that made humans human was their ability to think about the future and make conscious choices. I had made none of my own choices at the start of my life, and who’s to say I was making any now? The truth of not being human struck me like a punch to the gut.
Everything about me was fake. My very existence was just an imitation crafted to resemble the real thing. But should someone without a purpose even live?
What makes life worth living is the belief that every person on this planet has a purpose. People form dreams based on their childhoods, turn those dreams into goals, make decisions accordingly, and spend their lives chasing them. If my past was shaped by others and my future wasn’t even mine to shape, how could my existence be justified?
I wasn’t meant to be here. I couldn’t stay in this world any longer.
“You can’t just reset it,” K had said. Was resetting even a solution? Maybe a temporary fix for a permanent problem, but it wouldn’t pull me out of this void of meaninglessness, it would only erase my presence from it. I needed a definitive solution.
How could a piece of cutting-edge technology be shut down in a way that could never be reversed?
I didn’t have to think too hard. The answer had always been right in front of me, beyond the window. The rain that had started everything would now end it all. All the myths, lies, and legends had finally stepped aside to make room for truth.
But discovering the real reason behind one myth had sparked a new fear in me: How many were there like me?
How many laughed, cried, and raged without ever realizing their lives were far removed from reality? They’d complete their “duties,” be deleted, and never know the truth.
There was no way to save them from the darkness. The dark I wanted to pull them from was actually a peaceful light—the comfort of not knowing. If I hadn’t learned the truth about myself, I wouldn’t be about to do what I was about to do.
“Thank you for everything,” I said to K. She deserved to hear it. Her heart beat for the happiness of others. Hurting her would be the last thing I’d want to do while leaving this world, but saying this was my final debt to her.
I wanted to say goodbye, too, but the words got caught in my throat. I couldn’t understand how my feelings could feel so real. I was drowning in emotions I couldn’t explain for a being that didn’t even have a heart.
But it would all be over soon. The constant self-questioning, the doubt following every feeling I had, had exhausted me in minutes.
When the rain ban finally made sense in my mind, I slowly stood up. K didn’t try to stop me. She had accepted my existence, or rather, my nonexistence, no matter how much it hurt her.
The scientists had managed to create me. They had achieved the impossible. But it was the simplest thing that caught them off guard: they hadn’t made me waterproof. And they’d masked this flaw with a convincing ban. I was the mistake they chose to sweep under the rug.
And maybe my end would be someone else’s beginning.
But no, I couldn’t romanticize myself as a hero. The state would cover this up too. Who knows how many times they’d done it before, without a single soul knowing? Just as no one had known I existed, no one would know I had died.
If “death” was even the right word.
I looked at K one last time before I destroyed myself. She wasn’t looking at me. I waited briefly, hoping she’d meet my gaze, then realized this way, it would be easier.
I took a deep breath, opened the door, and stepped out, just before the rain carried me toward my erasure.
The rest…
was darkness.
Let me know if you'd like help adapting this into a screenplay, short film script, or if you'd like a title or summary for portfolio presentation.